PsikopatlarSaz Caz RakEdebiyyatVeni Vidi VıdıRopürtajBi Cift Laf EtDerdim VarLink Mink

Doğaçlama - 4
Yazan:profesör kien ( 9/1/2003 13:31 )

Bu caz denen ya da şu caz dedikleri müzikal okyanusta ya da derede; kompozisyon-standart temelli, çalgıcı çulgucu temelli, enstrümanların tarihi temelli, grup formatlarının oluşumu temelli ve her türlü temelsiz anlatım ve avlanımlar mümkün olduğu gibi, dönem temelli aktarım ve ahlanımlar da mümkündür ve temelsizdir ve genellikle böyledir. Örneğin bop dönemi denir, hard bop denir, funk denir, cool denir, ragtime denir, dönemin genel özellikleri ve öne çıkan cazcıları, cuzcuları anlatılır. Bu bir anlatım ve hatta yaşam tarzıdır.

Misal, hayatın da böyle dönemleri olduğu zannedilir ve herhangi bir dönem verdiğiniz “görüntü”, gerçeği yansıtmaktan epey uzak olsa da, sizin “özbeöz gerçeğinizmiş gibi” kabul edilir... Bıraktığımız ya da bırakılan görüntüler ya da yapıştırdığımız ya da yapıştırılan etiketlerle yaşamaya her nedense mecbur kalırız. Bir üniversite yurdunda bezgin görüntüsü verdiğiniz için ilgili arkadaş grubu tarafından ömür boyu “bezgin” olarak adlandırılmaktan kurtulamayacağınız gibi, 1940’larda bop çaldığınız için ömür boyu bopper olarak adlandırılmaktan da kurtulamayabilirsiniz. Ya da hayatın görüntülerden oluşmadığını düşünürsünüz ya da düşünmekle yetinmezsiniz, dönemler ve görüntülerden sıyrılan işler yaparsanız ya da caz yaparsınız ya da... “jada” diye bir caz standardı da vardır. (Sanatçı: Doc Cheatham & Nicholas Payton, albüm: “debut” dediklerinden, aynı oluyormuş sanatçıların adıyla albümünki, debut diyorlarmış buna, denecek başka şey yok sanki, bir de sonundaki t’yi yutup u’ya da ü sesi vererek debü diyerek okuyorlar bunu, daha fransız ya da franlı oluyor herhalde ya da alman Herr Halde ya da üfff, Verve, 1997)

Neyse ki caz aleminde dönem sorgulaması son zamanlarda biraz rahatlamıştır. “Bunun tarzı ne” ya da “bu hangi dönemden” gibi sorulara artık “kontempırıri” ya da “meynstrim içinde ama modern” ya da “meynstrime yakın ama alternatif” ve benzeri etiketler yapıştırma dönemi başlamıştır. En fazla, çalınan “şey”in örneğin bir hard bop bestesi olduğu söylenip yorumun kontempırıririliğinden bahsetmek mümkündür. Aslına bakılırsa caz hiçbir dönem görüntü bırakmadan, nehir gibi akıp gitmektedir ya da gitmektir... Amiyane ifadelerle, kaynağını bilerek, koruyarak nehri akıtmak gerekir, önüne konan setler de devrilmelidir...

Lakin hayatta bıraktığımız görüntüler kadar sıkıcı ya da yorucu ya da standart ya da jada olan bir diğer husus da, hayatta “nerede” olduğumuzdur. Sokakta eski bir tanıdıkla karşılaştığımızda, kısa bir hal hatır sormanın ardından gelen bir sorudur bu; “neredesin şimdi?” Bu soruya, “falanca bankadayım, pazarlamadan sorumlu müdür yardımcısıyım” gibi bir yanıt vermek pek makbüldür. Ama “banka düzenini yıkmaya çalışıyorum” ya da “sana ne anuna koyiyim” ya da “evdeyim” ya da “işsizim” ya da “cennetteyim” ya da jada yanıtlar vermek pek iyi karşılanmaz.

Cazın da “nerede ya da nereden” olduğu, ayrı bir değerlendirme kategorisidir. New Orleans vardır, Chicago, West Coast, şu, bu vardır ama asıl New York’tan olmak makbüldür. Başkent ya da rüşt ispat merkezi orasıdır.

Oysa New Orleans’a, nefeslilerin çoklu atraksiyonlarıyla, cenazelerin bile konser haline dönüştürülmesiyle vb. daha gündelik ve “siyah” bir ses hakimdir (sanatçı: Duke Ellington, albüm: New Orleans Suite, Atlantic, 1970). Batı sahillerinde aynı ses “beyazlaşır” (sanatçı: Bud Shank & Bill Perkins, albüm: bu da debü, Pacific Jazz, 1956). New York’da ve İstanbul’da ve Afrika’da ve hayatta hepsi birbirine karışır (siyah beyaaaz, siyah beyaaaaz, şampiyooon, beşiktaşşşşş... sanatçı: Çarşı, albüm: hem debü hem debüye de karşı, İnönü, 1903’ten sonsuza)

Velhasıl bu dağcılara sormuşlardır, “manyak mısınız siz, niye dağa çıkıyorsunuz” diye. Onlar da mistik tarafından bir yanıt vererek, “çünkü orada” demişlerdir. Başka bir yanıt bulunamadığı durumda, bu “nerede” sorgulamasının en kıyak yanıtıdır. Caz “orada olmak”tır, görüntülerin, manzaraların, haritaların, sınırların ve tüm bu türden zımbırtıların, içine yerleştirildikleri tablolarla, camları ve çerçeveleriyle birlikte kırılmasıdır.

Kırmadan önce, Türkiye’ye gelmek için biraz daha taşıyacak olursak bu tabloyu, her şeyin olduğu gibi bu cazın da bir Avrupası vardır. Yaşlı kıtaya kuzey tarafından yaklaşıp daha soğuk, minimalist ama oryantal esintilere daha açık bir ses kazanan caznamesi, Fransa’da, özellikle piyano triolarında daha lirik ve gitarlı eşliklerde daha neşeli bir hava soluyarak Portekiz-İspanya-İtalya hattına geçer, orada da daha heyecanlı, oynak, ama koyu bir ruhla yoğrulur ve tüm bunlar pek hoştur ve her nasılsa Türkiye’ye geliriz işte.

Memleketimde de değerli, ama malum, “değeri bilinmemiş” bir dolu arkadaş vardır; benim bildiğim ve dinleyebildiğim kadarıyla Tuna Ötenel, Emin Fındıkoğlu, İmer Demirer ve Neşet Ruacan epey sıkı ve sağlam elemanlardır. Bir de dün dinlediğim kadarıyla Kent Mete, piyanoyu cebinde taşıyabilecek durumdadır. Ama asıl önemlisi genç elemanlardır. Gavur ellerden memleketime eğitmen olarak gelen Butch Morris ve Ricky Ford gibi düdükçüler, Fındıkoğlu’yla falan da birleşip gerek birebirde gerekse big band şeklinde uygulamalı eğitim alanına girerek, genç yetenekler fışkırtmaya başlamışlardır.

Öte yandan, bunların üstlendikleri Bilgi Üniversitesi adlı akademik kuruluş ayrıca dikkatimi çekmektedir. Bu üniversiteyi kuran ya da patronu ya da murahhas azası ya da nasıl deniyorsa öyle olan kişi, eski solcu olup sermayeyi “işitsel pezevenklik” yoluyla doğrultmuştur. Alo bilgi adlı, 900 ve bir başka 900’lü rakam ve bir üçüncüsü sayesinde doğrulan paraların bugün işitsel bir başka olanak haline dönüşmesi –elimde değil- ilgimi çekmektedir. Bu bir diyet midir? Kötü ya da iyi, niyet midir? Nedir?

Sonuçta ve sanırsam, “saksofon olayı”na dönmemize gerek yoktur, ama gelecek ve umut her zaman vardır.

Tabii insan sesinin en etkili, sürprizli, olanaklı ve gizemli müzikal enstrüman olduğunu hatırlayarak haykırmak da mümkündür: “Yeter ulan, bitsiiin artık”

Tamam, tamam, bu hafta olmadı ama haftaya bitiririm. (sanatçı: Franz Schubert, Senfoni No.8 – “bitmeyen” ya da “bitmemiş” senfoni, 1800’lü yıların başı olsa gerektir ama asıl enteresanı bu bitmeme meselesidir, zira Türkçede ikisini de derler bu Şubert’in eserine. Oysa “bitmeyen” dersen öyle çorap söküğü gibi uzayıp da gidecek, canımızı sıkacak bir “bitse de, gitsek” hali anlaşılırken, “bitmemiş” dersen, bestecisi mevta olduğu için ya da kimi akli ya da da haklı sebeplerle henüz eseri bitiremediği için yarım kalmış, “daha olsa da, dinlesek” hali anlaşılır. Şubert’inki sanırım ikinci türdendir. Peki, hiç birinci türden var mıdır diye sorarsanız, bunun aslında fıkrası vardır. Adam doktora gitmiştir, kalbinin düzensiz ritimlerle atması üzerine bir şikayet dile getirmiştir, doktor da bunu muayene etmiş, “atmaması lazım” demiştir. Adam, nasıl etmişse bulmuş, birkaç gün at maması yemiştir. Ama bu mama bitince, doğaldır ki doktora yine şikayete gitmiştir, “bitti” demiştir. Doktor da haliyle “bitmemesi lazım” demiştir.............)

Saz Caz Rak

sitra pontin
Adı: KING, Soyadı: CRIMSON

11/11/2005 16:31


Serkan
BABA HAKKI – CLIFF BABA

9/7/2003 17:27


William Munny
Nocturama

24/2/2003 17:40


profesör kien
Doğaçlama 1234

16/1/2003 15:21


profesör kien
Doğaçlama - 4

9/1/2003 13:31


profesör kien
Doğaçlama - 3

2/1/2003 16:12


profesör kien
Doğaçlama 2

27/12/2002 10:45


profesör kien
Doğaçlama 1

19/12/2002 17:37


Seykoah
THE SPIRIT CARRIES ON

11/11/2002 11:04


Dora Maar
Youssou N'Dour - 21. yüzyılın Griot'su

25/10/2002 13:17


   Sonraki sayfa >>