PsikopatlarSaz Caz RakEdebiyyatVeni Vidi VıdıRopürtajBi Cift Laf EtDerdim VarLink Mink

Nocturama
Yazan:William Munny ( 24/2/2003 17:40 )

Nick Cave and the Bad Seeds’in son albümü Nocturama, uzun zamandan beri yazmak istediğim Nick Baba yazısı için de bir vesile oldu. Başta Algan, beni tanıyanlar bilir ki Nick Cave benim için “ilah statüsü” kazanmış, hayatımı sadece müziğiyle değil duruşuyla da son derece etkilemiş bir insandır.

Geçtiğimiz yaz Festival kapsamında verdikleri konser sanıyorum benim yaşadığım en güzel geceydi. İlk parça olarak “Stagger Lee” çalmaya başladığından itibaren birbirinden tip 7 adam sahnede büyülü bir gece yaşatmışlardı. Her ne kadar grubun ve hayranların babası Nick Cave de olsa, The Birthday Party günlerinden bu yana Cave ile beraber çalışan Mick Harvey ve Blixa Bargeld, kemanı ile Jetro Tull’ın Ian Anderson’ınını hatırlatan Warren Ellis, karizma açısından Cave’den pek de geri kalan isimler değiller.

“Nocturama”, Bad Seeds’in 20 yıllık tarihlerinde çıkarttıkları 12. albüm. İlk albümleri 1984 yılında yayımlanan “From Her To Eternity”. Bu albüm The Birthday Party’den Nick Cave and the Bad Seeds’e geçişin ilk adımı. Bu albümün açılışında Cave’in daha sonra aynı kategoride adının anıldığı Leonard Cohen’in “Avalanche” isimli parçası var. Bu albümün yayımlanmasından kısa bir süre sonra Cave Berlin’e taşındı ve orada yaşamaya başladı. Berlin dönemi aynı Bowie’de olduğu gibi Cave’de de önemli etkiler yaratıyor. Özellikle Wim Wenders ile kurduğu dostluk Cave’in sonraki çalışmalarını önemli derecede etkiliyor. Bu günler aynı zamanda Cave’in ilk kitabını “And The Ass Saw The Angel” yazmaya başladığı zamana denk geliyor.

İkinci albüm “The First Born is Dead” 1985 tarihli. Bu albümle beraber Cave’in dini konulara kafa yormaya başladığı hemen göze çarpmakta. John Lee Hooker’ın “Tupelo”su bu albümün lokomotif parçası. 1986 tarihli iki albümü var Bad Seeds’in “Kicking Against the Pricks” ve “Your Funeral...My Trial”. İlk albümde Velvet Underground parçası “All Tomorrows Parties”, Gene Pitney klasiği “Something’s Gotten Hold of My Heart” ve “Hey Joe” dikat çekici. İkinci albümle beraber ise Cave’in iki unutulmaz şarkısı “The Carny” ve “Stranger than Kindness” dinleyiciyle buluşuyor.

1988 yılında çıkarttıkları “Tender Prey” bir Bad Seeds geleneğinin de başlangıcı. Uzun, sık tekrarlanan nakaratlar ve bütün enstrümanların dinleyiciyi prove etmeye yönelik sesleri, yani “The Mercy Seat”. Bu dönemde karşımızda toplu halde Wenders’in filmi “Wings of Desire”da kamera karşısına geçmiş bir Bad Seeds ve yine Wenders’in “Ghost of the Civil Dead” isimli filminde oyuncu olarak yer almış bir Nick Cave var. 1988 yılında Cave’in şarkı sözleri ve yazdığı oyunlardan oluşan ilk kitabı “The King Ink” de yayınlanıyor.

1989 yılında Berlin günlerine son veren Cave San Paulo’ya taşınıyor. Kendi yaşadıklarını baz alarak hayata dair sözler söyleyen Cave’in bundan sonraki yolunu belirlemesinde Brezilya günlerinin etkisi olmaması imkansız. Bu etki 1990 yılında çıkarttıkları “The Good Son” ile hemen su yüzüne çıkıyor. Cave’in piyanosu daha belirgin bir hale geliyor, geçmiş albümlere oranla daha sıcak bir atmosfer etrafı sarıyor. Bir baba-oğul trajedisi “The Weeping Song”, ve Cave’in en çok sevilenleri arasında yer alan “The Ship Song” bu albümde ilk kez karşımızda. “And The Ass Saw The Angel” isimli kitabın yayımlanma tarihi de 1990. Kitap aynı yıl Time Out Yılın Kitabı ödülünü kazanıyor ve 14 dile tercüme ediliyor.

Basta Martyn Casey ve klavyede Convay Savage katılımı 1992 tarihli “Henry’s Dream” albümüne yeni bir hava katıyor. Sıcak atmosfer devam etse de (“Straigth to You”) daha sert bir sound söz konusu (“I had a Dream, Joe”, “Brother, My Cup is Empty”, “Papa Won’t Leave you Henry”). Grup bu albümün hemen ardından bir dünya turnesine çıkıyor ve ilk canlı albümün altyapısı da bu turnede şekilleniyor. 1993 yılında çıkan “Live Seeds” ile grup tarihin en heyecan verici sahne performanslarından birine imza atıyor. Özellikle “The Mercy Seat” ve “The Weeping Song” yorumları harika.

Nick Cave’in içindekj karanlık tutkuların yeni bir yüzünü gördüğümüz albüm ise 1994 tarihli “Let Love In”. Bu albümde “Do You Love Me”, “Red Right Hand” ve “I Let Love In” en çok dikkat çeken parçalar. ”Red Right Hand” için çekilen bir de harika klip var ki mutlaka izlenmeli.

BU albüm sonrası Londra’ya taşınana Cave ve Bad Seeds Normal şartlar altında çok uzun ve garip parçalardan oluşan bir albüm hazırlığına giriştiler. Öyle ki bu parçaların bir çoğunun ticari bir albümde yer almasının hemen hemen imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Gel gelelim sonuç hiç de beklendiği gibi olmadı ve 1996 tarihli “Murder Ballads” Nick Cave and the Bad Seeds’in geniş kitlelere ulaştığı ilk albüm oldu. Bunda “Where the Wild Roses Grow”daki Kylie Minogue ve “Henry Lee”deki Pj Harvey düetlerinin de büyük etkisi oldu. Bu albümün etkisiyle 1996 yılında MTV tarafından “En İyi Erkek şarkıcı” adayları arasına giren Cave MTV’ye yazdığı mektupla müziğinin başkalarıyla yarışmak amacıyla yapılmadığını belirtti ve onlara “Thank you but no... no thank you” dedi. Bu albümün en baba parçalarından biri “O’Malley’s Bar” bir nevi “The Mercy Seat” ile başlayan geleneğin devamı nitelğinde. Bir barda kendinden geçip mahalleden tanıdığı insanları birer birer öteki dünyaya yollayan bir adamın hikayesini saniye saniye ve yorumlu bir şekilde anlatan şarkı bence albümün tüm diğer şarkılarından daha bir “murder ballad”.

1997 yılında PJ Harvey ile yaşadığı büyük aşkın derin izlerini taşıyan “The Boatman’s Call” piyasaya çıktığında Cave belki de özel hayatını dinleyicileriyle ilk defa bu kadar içten paylaşıyordu. Bu albüm grubun sözlerini çok yumuşak bir müzikal üslupla da en iyi şekilde anlatabildiğinin bir gösterisi halini almıştı. “The One that I’ve Been Waiting For?”, “Lime Tee Arbour”, “Where Do We Go Now But Nowhere?” gibi inanılmaz başarılı balladlar ve Cave’in muhteşem sözleri müzik tarihine düşülen silinmesi imkansız bir nottu.

1998 yılında Bad Seeds bir “best of” yayınladı. Şarkı seçimlerinin ağırlıklı olarak Mick Harvey tarafından gerçekleştirildiği albümle beraber Royal Albert Hall’da verilen konserin bir CD’si de albümle beraber satışa sunuldu.

2001 yılında çıkarttıkları “No More Shall We Part” bu sefer oldukça olgunlaşmış bir Nick Cave ürünüydü. Cave Muse ile yaptığı röportajda “Boatman’s Call” sonrası dönemde yazarlık ve müzisyenlik konusunda çok şey öğrendiğini belirtti. Bu albüm tamamen Cave’in Londra’daki ofisinde piyano başında yazdığı şarkılardan oluşuyordu. Dirty Three günleri kişisel müzik eğilimlerini teşhis etme konusunda Cave için yararlı olmuştu. Ayrıca bu albüm Waren Ellis’in yaylılarının en çok hissedildiği albüm. “Boatman’s Call”da Cave “Outside my window the world has gone to war, are you the one that I’ve been waiting for” demişti. “No More Shall We Part”ın açılış parçasında pencereden beraber hayatı seyrettiği karısı ona “When will you ever learn that what happens there beyond the glass is simply none of your concern” karşılığını veriyordu. Daha önceki albümlerde ya tamamen negatif ya da tamamen pozitif duygularla karşımıza çıkan Cave bu sefer iki ekstremin arasında gidip geliyor gibiydi. Ve bu albüm A’dan Z’ye bir Nick Cave albümüydü. Stüdyoya girmeden önce Cave şarkıların hepsi üzerinde son çalışmalarını yapmıştı. Yine de “Oh My Lord” ve “Fifteen Feet of Pure White Snow” ciddi Bad Seeds etkileri taşıyordu. Bu iki şarkı aynı zamanda albümün de en iyileri. Bir de “Hallelujah” çok etkileyici.

Nocturama (“Gece yaşayan hayvanların ini” gibi bir manası var) yaratılışı diğer albümlerden biraz daha farklı olmuş. Cave bir şarkıyı ana hatlarıyla hazırladıktan sonra üzerlerinde fazla çalışmadan bir kenara koymuş ve yeni bir şarkı yazmaya koyulmuş. Bu sayede Bad Seeds’in kayıtlar sırasındaki katkısı artmış. Albümüm prodüktörü Birthday Party zamanında da beraber çalıştıkları Nick Launay. Albümde geleneksel Cave konuları dışındaki konularında ele alındığı görülebiliyor. Auden ve Hardy gibi şairlerden, Van Morrison ve Dylan gibi söz ustalarından etkilendiğini belirten Cave “şarkı sözü yazmayı” kendini tanımanın en iyi yolu olarak görüyor. Belli ki son albümden bu yana bu konuda bayağı mesafe kat etmiş.

Albümün ilk 3 parçasıyla sanki bir önceki albümün devamı havasında. “Wonderful Life” bize bulmayı becerbilirsek güzel bir hayatımız olduğundan bahsediyor. İkinci parça “He Wants You” karanlık sözleri ve “Nobody’s Baby Now”ı anımsatan melodisiyle bir Cave kalsiği. “Right out of your hand” Savage’ın etkileyici back vokaliyle süslenmiş kuvvetli bir ballad. 4. parça “Bring It On” ile beraber albümün tansiyonu değişiveriyor.The Saints’in vokalisti Chris Bailey şarkıyı güçlendirmiş. Diğer yandan Warren Ellis’in yaylılardaki performansı muhteşem. Bu parçayla beraber albümdeki rock ağırlığı kendini hissettirmeye başlıyor. “Bring It On”un sözleri (tabii ki evlilik üstüne) insanı ister istemez biraz sarsıyor. “Dead Man in My Bed” sanki “Let Love In” albümüne ait. Oldukça gürültülü, müzikal açıdan oldukça deneysel. Tüm dünyada yeniden alevlenen rock ateşi Cave’i memnun etmiş belli ki. Sözler yine bir evli çiftten bahsediyor ama mana kendi ruh halinize göre çeşitli yerlere çekilebilir ona göre...”Still In Love” ve “There Is A Town” Cave merkezli nostaljik Bad Seeds şarkıları. “Rock of Gibraltar” şaka gibi sözleri ve etkili melodisiyle hemen hafızalarda yer ediyor. Ardından gelen “She passed by my Window” yine bir Cave geleneği. Bu albümün hazırlanışının ve ana fikrinin en çok etkilediği şarkı sona saklanmış. 15 dakikaya yakın süren ve kayıt edilmeden önce sadece bir kere çalınmış, ağırlıklı olarak emprovizasyona dayalı “Babe, I’m on Fire”. Albümle beraber bu şarkının klibi de DVD olarak albümün bonusu. Şarkıda Blixa Bargeld’in anti-gitar tavırlar, Warren Ellis’in kemanından çıkan inanılmaz enerji, yüksek tempolu bateri ritimleri ve Nick Cave’in “The Mercy Seat”i anımsatan vokali Cave sevenler için 15 dakikalık “benzersiz” bir tecrübe. Bu şarkıya çekilen klip de kendi içinde bir fenomen. Cave’in bugünlerde MTV’de sıkça yer alan “kalça sallayana kızlarla dolu” klipler benzeri bir klip fikrinden ortaya bu iş çıkmış.

Toparlamak gerekirse “Nocturama” Nick Cave and the Bad Seeds hayranları açısından ilk dinleyişte değilse de ikincisinde oldukça doyurucu. Albüm aslında 1983’ten bu yana grubun yaşadığı tecrübelerin bir toplamı gibi. Hemen her döneme referansları olan parçalar var. Bu yönüyle Cave’i tanımak ya da öğrenmek isteyenler için de iyi bir başlangıç olabilir. Tek başına bakıldığında daha kolay dinlenebilir bir iş gibi gözüküyor. Burda en önemli noktalardan biri belki de bu albümde “No More Shall We Part”ın aksine müzikal altyapının sözlerin önüne geçiyor olması. Benim gibi Cave’i “Nick Baba” olarak görenler için daha karışık referanslar ve metaforlarla dolu bir albüm. Hoş benim gibiler adam osursa mutlaka bir şey demek istiyor psikolojisine sahip ya neyse.

Nick Cave and the Bad Seeds aşk, hayat, ölüm konusunda laflar ederler. Söyledikleri tamamen kendi (daha doğrusu Cave’in) tecrübelerine dair laflardır. Güzel yanları ise duyduklarınızın sizi nereye götüreceğini siz de bilmezsiniz. Zaten onların da bir yön gösterme gibi bir niyetleri yok. Aynı mantıktan MTV ödüllerine aday olmayı red ettiğini düşünüyorum Nick Cave’in. O ve yol arkadaşları kendi sözlerini ve müziklerini yapıyorlar. Onları sevenler arkalarından gidiyor zaten.

Saz Caz Rak

sitra pontin
Adı: KING, Soyadı: CRIMSON

11/11/2005 16:31


Serkan
BABA HAKKI – CLIFF BABA

9/7/2003 17:27


William Munny
Nocturama

24/2/2003 17:40


profesör kien
Doğaçlama 1234

16/1/2003 15:21


profesör kien
Doğaçlama - 4

9/1/2003 13:31


profesör kien
Doğaçlama - 3

2/1/2003 16:12


profesör kien
Doğaçlama 2

27/12/2002 10:45


profesör kien
Doğaçlama 1

19/12/2002 17:37


Seykoah
THE SPIRIT CARRIES ON

11/11/2002 11:04


Dora Maar
Youssou N'Dour - 21. yüzyılın Griot'su

25/10/2002 13:17


   Sonraki sayfa >>