PsikopatlarSaz Caz RakEdebiyyatVeni Vidi VıdıRopürtajBi Cift Laf EtDerdim VarLink Mink

Zeki Demirkubuz Ropürtajı (NTVMSNBC'den)
Yazan:Pençe Ropürtaj Team ( 26/11/2001 13:45 )

Nasıl başladı bu sinema macerası?

Bu maceranın nasıl başladığını ben de çok net bilmiyorum. Olayların gidişi buna neden oldu diyebiliriz. Benim sinemadan önce sinemayla hiç bir bağım yoktu. Sinemacı olmak gibi bir düşüncem de yoktu. Geçinmeye çalışan genç bir insandım ve bu yola girmem de çeşitli tesadüflerle oldu. Hayatın bana diğer insanlara olduğundan daha farklı bir yanını gösterdiğini düşünüyorum. Öyle olunca da insan kendini ifade etmeye daha çok gerek duyuyor. Tıpkı ‘Yazsam hayatım roman olur’ psikolojisi gibi anlatacak şeylerimin olduğunu düşündüm. Bu her insanda bulunan ve ‘ben’ duygusundan kaynaklanan bir şeydir. Bir de kendi hayatımdan ziyade çocuk yaşlardan itibaren çeşitli gözlemler yapmayı ve bunları anlatmayı seven biriydim

Peki ne eğitimi aldınız?

Sinemaya başladığımda ortaokuldan atılmıştım. Gönen Öğretmen Okulunda okuyordum sonra oradan atıldım ve eğitimime çok sonraları yani sinemayla tanıştıktan sonra devam ettim. Askerlik sorunu yüzünden liseyi dışarıdan bitirdim ve üniversiteye girdim. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Böyle bir süreçte öyküler yazmaya başladım ve birgün bu öyküleri Zeki Ökten’e gösterdim. Tesadüfen o dönem çekeceği bir proje vardı ve benim de ona projeyle ilgili birtakım yardımlarım oldu. Sonra bana asistanlık yapar mısın dedi ve ben de bu şekilde başlamış oldum. O dönemde işportacılık yapıyordum ve benim için hangi işi yaptığımın bir önemi yoktu. Sonra da asistanlık yapmaya başladım. Ama ilk başladığımda çok sevemedim sinema ortamını. Hatta iki yıl sonra bırakıp tekrar işportacılık yapmaya başladım. İlişkileri ve ortamı sevememiştim çünkü ben daha basit daha ideal bir dünyadan geliyordum. Tabii sonra sinemanın içimde bıraktığı izi takip ederek birtakım kitaplar okumaya başladım. Özellikle sinema üzerine yabancı kitaplar okumaya başladım...

En çok neler okurdunuz?

Farklı bir çok kitap okudum ama içlerinde beni en çok etkileyen Bergman’ın iki senaryosu olmuştu. ‘Aynadaki Gibi’ ve ‘Sessizlik’. Bazı Rus sinemacıların kitaplarını ve Tarkovsky’nin kitap bile olmayan kısa bir yazısını okumuştum ve onlardan çok etkilemiştim. Bir anlamda onların izini takip ettim denebilir ama aslında sinemayı ‘Masumiye’tten sonra keşfetmeye başladım. ‘Masumiyet’i ve ’3. Sayfa’yı çektikten sonra sinema üzerine düşünen bir insan oldum.

Yönetmen olarak ilk deneyiminizi Ferdi Tayfur’un hem oynayıp hem de yönettiği bir filmde edindiğiniz söyleniyor. Bunun sebebi de o oynadığı için sizin üzerinize yönetmenlik anlamında daha fazla sorumluluk yüklenmesi olabilir mi?

Evet. Onun doğruluk payı çok. O dönemde çok değişik insanlara asistanlık yaptım. Bunlardan biri de çok sevdiğim bir insan olan Ferdi Tayfur’du. Zaten arabesk müziği de çok severim. Onunla birlikte çalışırken kendisi oynadığı için arka tarafa biraz daha fazla iş düşmüştü ve benim de çok ilgimi çekti bu durum. Belki yönetmenlik duygusunu ilk tattığım film o oldu yani o anlamda bir doğruluk payı var. Buna benzer nedenlerle iyi bir asistan olarak anılmaya başladım ve sonraları da bu tip deneyimler yaşadım. Aslında yönetmenlik bir asistan için uzak bir şeydir. Bu, yetki ve iktidar meselesinden kaynaklanır. Asistan her zaman yönetmenin yanında olsa da düşmanımsı bir ilişki vardır aralarında. İşin kendine has terörüdür bu.

Şimdi yönetmen sizsiniz ve yanınızda çalışan asistanlarınız var. Bununla birlikte de yaptığınız işin senaryosundan kurgusuna kadar tamamen sizin ürününüz olması gibi bir durum da var. Peki kollektif bir çalışma olarak niteleyebileceğimiz bir sanatı üretirken birlikte çalıştığınız kişilerin fikirlerini önemsiyor musunuz?

Bence sinema kollektif bir iş değil hatta son derece kişisel bir iş. Bu kişisellik manevi anlamda yani bir filmin içerdiği anlamı, bir filmin içerdiği manevi değerleri, bir filmin çekilmesine sebep olan ‘söz’ün rengini, karakterini verebilmek açısından son derece kişisel bir iş. Çünkü bunu yapan insan bunun sürecini tek başına yaşıyor. Uzun ve uykusuz gecelerde tek başına düşünerek bunu besliyor. Bu anlamda kişisel bir iş. Ama tabii ki bu da farklı birçok iş gibi bir takım insanlarla bir arada yapılması gerekiyor ve dolayısıyla burada da bir sürü farklı kişilikler, egolar, farklı hayat bilgileri ve teknik bilgiler var. Ama zaten, bence var olan sinemanın en büyük handikapı da burada. Filme dair söylenen sözün ilk çıktığı andaki saf halini koruyabilenler, içeriğini koruyabilenler ya da bunu bu realiteye teslim edenler vardır. Bence sinema çok ideal bir şey. Son derece manevi, son derece dinsel bir şey. Bu durum da sinemayı nasıl tarif ettiğinize bağlı. Bu arada ‘tek kişilik’ bir sanat derken modern anlamda bir bencilliği, modern anlamda bir egoyu kastetmiyorum. Bir maneviyatı kastediyorum. Çünkü ben zaten bu maneviyatın içinde kendimi eritiyorum ve bu anlamda benimle ilgili kişisel bir şeydir diyorum

Sinemaya bakışı

• "Sinema çok sorunlu bir yerdir. Zaten ben o çekim örgütlenmesinden nefret ederim. Çekim ortamının ideal bir yer olabilmesi için bütün o benliklerin, egoların törpülenmesi gerekli, bu da mümkün olamayacağına göre hâlâ sorunlu bir ortam benim için. Hatta önceden sabahları minibüslerle sete giderken karnım kasılırdı. Pis bir heyecan. O anlamda sinemayla hiçbir bağım yok. Bana heyecan veren tek şey senaryonun öyküsünü kurma ve sahnelerini yazma aşaması. Sonrası, yani çekim aşaması ise ceza gibi geliyor bana. Yani o ortamda bulunmaktan hoşlanmıyorum, insanların o duruma bakışından da hoşlanmıyorum, anlaşılmaktan da, anlaşılmamaktan da hoşlanmıyorum.O yüzden sinemayla ilgili pek hoş anılarım yok yani."

Ekipteki insanlarla tabii ki özel olarak birtakım şeyleri -olumlu anlamda- kırdığımız insanlar var ama genel olarak zorlanabiliyoruz. Çünkü bir insanın başka bir insanı anlaması kadar zor bir şey yoktur dünyada. Bu aynı zamanda çok doğal bir şeydir. Çünkü bütün gerçek egomuzdan gelir. Ve biz bütün paranoyalarımızı, bütün acılarımızı içimizde yaşarız. Başka bir insan bunu anlamak durumunda da değildir. Onlara anlatmak, ikna etmek ve etkilemek zorundasınızdır. Anlamak istemediğinde ya da kendi fikrini savunmak istediğinde çatışma çıkar.

Oyuncular da zaman zaman canlandırdığı karaktere kendinden bir şey katmak isteyebilir. Oyuncularınızla iletişime açık mısınız?

Oyuncular tabii ki bu meselenin en önemli kısmı. Günümüzde oyuncuların birçoğu oyunculuğa dair bir anlam oluşturmaktan çok egoları fazlaca kışkırtılmış insanlar. Kendilerini daha çok öne çıkarmak isteyen insanlar benim için çok ciddi bir problem. Bu problem nedeniyle oyunculuğun anlamıyla hiçbir ilişkisi olmayan böyle bir şeyden haberdar bile olmayan sıradan insanlarla çalışmayı bile düşünüyorum. Mesela Nuri Bilge Ceylanın ve Bresson’un yaptığı gibi. Bence ideal sinema ya da ideal sanat bir üst anlam uğruna kendi beninizi eritebilme ve bu üst anlam etrafında birleşebilme yeteneğidir. Zaten Tarkovsky’nin, Bergman’ın yaptığı da budur. Oradaki kişisellik ben duygumuzu egomuzu okşayan kişisellik değildir. Çocukluğumuzun peşine düşmek ...Bir özün peşine düşmektir. Bu güne kadar oyunculuk ya da diğer konularda övgüye layık olsa da övgü alsa da arayışlarım sürüyor. Yetenek benim için hep geri planda. Bu güne kadar hiç bir oyuncuyu yetenekli bulduğum için seçmedim. Benim için ilk planda önemli olan yüzdür. Yazdığım karakterle onu oynayan oyuncunu yüzü örtüşüyor mu, örtüşmüyor mu bu benim için çok önemli. Çünkü yetenek ortaya çıkarılabilecek birşey, çıkarılamazsa teknik yöntemlerle kapatılabilecek birşey. Ayrıca iyi bir insan olmasına dikkat ediyorum ama şunu da gördüm başlangıçta herkes iyi bir insan.

Bir üçleme fikriyle yola çıktınız ama üçüncü film çekilmedi. Neden?

Kaldı ama onu çekmekten vazgeçmedim. Zaten sinema tarihinde çekilen tüm üçlemeler yıllara yayılarak çekilmiştir. Bu üçleme fikri sebebini benim de tam olarak bilemediğim takıntılar sonucunda ortaya çıktı. Bir laf söyleyip kendimi ona mahkum ettim. Böyle olması da hoşuma gidiyor. İkisini yaptım ama çok yoruldum. Yıllarca neredeyse tek başına karanlıkta oturup sonra bir anda dışarı çıkıp onlarca insanla bir arada olmak, bir sürü görüşme yapmak zorunda olmak dünyanın neredeyse en zor işiymiş. Bir de teknik olarak zor. İkisinin vizyonunu ayarladık ama üçüncüsü sezon dışına taşacaktı. Dolayısıyla çok yüklenmek istemedim. Bu arada zaten üçleme fikri dörtlemeye dönüştü.

Üstüne basa basa ‘Bağımsız film’ kavramının sizin için para-pul meselesinden farklı birşey olduğunu söylüyorsunuz. Büyük dağıtım şirketleri tüm dünyayı kapsayan çok geniş bir ağ oluşturuyor. Bunun dışında kalabilmek için nasıl mücadele ediyorsunuz?

İnsanın bu dünyada yaşarken fiziksel varlığını en asgari düzeyde hissettirmesi ve en asgari zararla bu dünyadan gitmesi gerek diye düşünüyorum. Böyle olunca da hiçbir standardı yani sinemaya ya da yaşam biçimlerine konulan hiç bir standardı olduğu gibi kabul etmiyorum. Bunları tartışıyorum ve kendi metodlarımı geliştirerek yaşıyorum. Mesela bir kişi günde beş öğün yerken diğeri bunu kabul etmez, nefsiyle uğraşır ve bunu günde bir öğüne indirebilir. ‘Bağımsız Sinema’ kavramı da önce bunun üzerine çıkmıştır ama daha sonra farklı bir Hollywood karşıtlığına dönüştüğü için problem çıkıyor. ‘Bağımsız Sinema’ bir standarda karşı çıkarken başka bir standart oluşturmuştur. Bugüne kadar bir filmim bir sonrakini yaptırdı. Bazı tesadüfler oldu, bir yerden ödüller geldi ve bu filmler yapıldı. Ama gelmese de farketmezdi. Çünkü film çekmek benim için ahlaki birşey. Ben belli koşullar olursa film çekebilirim eğer o koşullar kaybolursa ve vereceğim ödünler beni kendimle karşı karşıya getirirse film çekmem. Bu benim en büyük gücümdür. Film çekmek zorunda değilim. Konuşmak kadar susmak ta önemli benim için. Zaten film çekerek de o sessizliği ve yanlızlığı ifade ediyorum . O yüzden bunların çok önemi yok. Yarın koşullarım ortadan kalkarsa elimde bir senaryoyla ben yönetmenim, bu benim varoluşum filan deyip ahlaki olarak doğru bulmadığım şeyleri yapmam.

Sinemanın diğer sanat dallarından farklı olduğu bir alan var o da izleyicisini tüm algılarını kapsayarak içine alması. Yönetmenin tüm yaşamsal dertleri doğrudan izleyiciye geçebilir. Filmlerinizdeki karamsar hava ve ağır tempo böyle bir amaçla bilerek yaratılmış olabilir mi?

Aslında bu tarifler bugünkü hayatı örgütleyenler tarafından yapılmış tarifler. Sıkıcılık, boğuculuk, karanlık benim için eğlenceli ve aydınlık kavramları gibi. Ben hayata ipotekler koyup, hayata imtiyazlar vererek hayatı anlamaya çalışan biri değilim. Yanlızlık, sıkıcılık, karamsarlık daha çok ilgimi çekiyor. Hatta kötülük iyilikten daha çok ilgimi çekiyor. Mesela ‘iyilik tüm budalaların tüm ortalama insanların bütün sistemi oluşturan insanların ideolojik anlamda ortak yanlarından biridir’ gibi bir gözlemim var. Tabii ki ideal anlamda bir iyilikten söz etmiyorum. Bu anlamda kötülük daha çok soru ve şüphe üretiyor. Daha anlaşılmaz, daha irrasyonel.

Filmlerinde anlatmaya çalıştığı...

• "Nedenlerden çok nedensizlik benim ilgimi çekiyor. Nedensizliği bir soru olarak algılamaya çalışıyorum. Bir insanın yaşaması iki ayrı durumla mümkün. Ya önümüze konulanla bir hayat yaşayabiliriz ya da kuşkularımızın belirsizliklerimizin, karanlıklarımızın peşine düşerek bir hayat yaşayabiliriz. Bu ikisi de anlaşılabilir birşey sonuçta ikisi de hayat. Ama ben daha çok ikinci yolu seçmeye çalışıyorum."

Ben böyle bir kişiliksem filmimin bunun dışında birşey içermesi mümkün değil. Bir de benim sorunum şu: Ben kendimi sistemin ya da hayatın koyduğu herhangi bir ideolojiyle avutabilen bir insan değilim. Kendimi herhangi birine dahil etmiyorum. Kendime baktığım zaman neleri görüyorsam bunları anlatmaya çabalıyorum. Bu anlamda samimiyet bile denebilir yaptığım şeye. Eğer ben böyle bir insan olduğum halde bir takım ideolojik sebeplerle kalkıp umutlu, insanlara birşeyler vaadeden, hayatta bir yer edinmeye çalışan filmler yaparsam daha ahlaksızca davranmış olmaz mıyım?

İnsanlık benim için ikiyüzlü ve ahlaksızdır, maneviyattan uzaktır. Çünkü sadece karnını nasıl doyurucağının sistemin içine nasıl daha iyi dahil olacağını düşünür. Bana utanç verenler onlar için değerdir. Onlara utanç verenler benim için değerdir. Dolayısıyla filmlerimde böyle bir tablo çıkıyor ortaya.

Değişme endişesi taşıyor musununuz

Bunca zaman sonra bir ahlaki kriter bir vicdan oluşturduğumu düşünüyorum. Cevabını veremeyeceğim birşey yapmam artık. Kastettiğiniz anlamda, bugünün değerlerinin kirlileştirdiği, bugünün hayat koşullarının değerlerinin, standartlarının kirlileştirdiği, soytarıya çevirdiği, günlük olanın peşinden koşan bir insan olmam artık.

Şu an evli değilsiniz ama günün birinde bir aile kurarsanız ve çocuklarınız olursa, sizi standart koşullara doğru zorlarlarsa ne yaparsınız?

Bunun bir sorun yaratacağını sanmıyorum. Bunun yanlış anlaşılması da benim çok hoşuma gitmiyor yani gün geçtikçe benim bile bir pazarımın olduğunu görüyorum ve bunun için gerçekten hiçbir yöntem kullanmıyorum. Bir insan ne yaşamak istediğini bilmeli. Hele de film çekip insanların önüne birşey koyan biri daha iyi bilmeli. Ben de ne yaşamak istediğimi biliyorum bu nedenle evlilik benim için problem olmaz.

Filmlerinizi yaparken gerçekler üzerinden yola çıkıp inandırıcı filmler yapıyorsunuz. Peki günün birinde fantastik filmler çekmek isteseniz nasıl kahramanlar seçersiniz. Nasıl imgeler kullanırsınız

Ben hiç bir filmimi gerçek bir olay üzerine yapmadım. Yani ne kendi hayatımdan ne başkasının hayatından yola çıkarak yapmadım. Ben hayatı anlamaya çalışıyorum, bu gözlem ve anlama çabası sonrasında yaptığım tek şey bunlarla kendim arasında bir ilişki kurmak. Kendi hayat bilgim ve kendi temalarım üzerinden öyküler kuruyorum. En çok da kendi korku ve ideallerimden oluşan temalar bunlar. Dolayısıyla gerçek olaylar diye bir sınırım yok ama inandırıcı filmler yapıyorum. Zaten ‘Fantastik Sinema’ gibi bir sinema türüne de fazla inanmıyorum. Mesela “Masumiyet” son derece sürreal bir film bence. Filmin üslubu son derece gerçek olabilir ama ‘Masumiyet’i, ’3. Sayfa’yı hatta ‘Yazgı’yı bu açıdan ele alırsak son derece irrasyonel olduklarını görürüz. Bir meseleyi klişelerle anlatmak vardır bir de sağduyumuzun sınırları içerisinde kalan bir anlatım vardır. Ben ikincisini seçiyorum böyle olunca da gerçekcilik ortaya çıkıyor ama bu belgeselcilik anlamında yada hayatın birebir karşılığı anlamında bir gerçekcilik değil.

Türk sineması adına umut veren belki de kurtarıcı olması beklenen yönetmenler arasında anılmak sizi nasıl etkiliyor. Bu kadar övgü ve ilgi görmek hoşunuza gidiyor mu?

Çölde her şey mucize etkisi yapar diye bir söz vardır. Bu övgülerin bir çoğu mevcut sinema sisteminin ihtiyaç duyduğu bir şey olmasından kaynaklanan ve beni çok ilgilendirmeyen şeyler.

Övgü ilk başlarda hoşuma gidiyordu ama özellikle ‘Masumiyet’ten sonra hissettim ki insanı kötü ve borçlu hissettiren bir şeymiş. O yüzden gerçekten samimi bir iki insan için yapıyorum filmlerimi. Genel olarak övgülerin büyük bölümü Türk sinemasında şuna denk düşüyormuşum gibi şeyler içeriyor. Böyle bir kriter yok bence ve de olmamalı. Türk sineması için büyük bir başarı bile olsa beni çok fazla ilgilendirmez bu. Mesela Lütfi Akad’ın kendi filmi için yaptığı bir eleştiri beni çok fazla heyecanlandırmıştı son zamanlarda. ‘Yalnızlar Rıhtımı’ filmi için “estet olma çabasından öteye gitmeyen bir kuru gürültü” diyor. Lütfi Akad benim belki de Yılmaz Güney’den bile daha fazla sevdiğim bir yönetmen. Kendi filmine bu kadar net bakabilen, adını koyabilen, hakaret ölçüsüne varan bir deyişle bunu yapabilen bir insan olduğu için beni çok heyecanlandırdı. Önemli olan kişiliklerdir, bu nedenle umut verici gelişmeler deyince tüm kriterleri ve o sizin bahsettiğiniz standart övgüleri bir yana bırakmak gerek diye düşünüyorum. Birilerini kahramanlaştırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ben de Türk sinemasında benim için önemli olan birkaç yönetmenden biri olan Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini, “Mayıs Sıkıntısı” ve “Kasaba”yı beğeniyorum.

Filmleriniz bittikten sonra yaptığınız şeyden tatmin oluyor musunuz?

Bir insan kendine karşı bu kadar mesafeli bakamaz. Bu yüzden de bu çok güzel olmuş ya da çok kötü olmuş diyemez hiçbir zaman. Ama bazı sahneler de vermek istediğim inandırıcılığı veremediğimi, anlatamadığımı düşünüyorum. Ya da bunun aksi de olabiliyor. İnsan kendine bu kadar mesafeli bakabilse belki ‘ben’ duygusunun yarattığı terör ortadan kalkardı. Filmlerimde genel olarak senaryo aşamasındayken kurduğum atmosferi görüntüyü yakalayabildiğimi görüyorum. Bazen daha iyisi oluyor bazen olmuyor ama çok da farketmiyor. Zaten yönetmenliğin en önemli meselesi ilk başta kurduğunuz dünyayı çekimler sırasında da koruyabilmektir. Çalışmak, inat etmek ve emek de fazlasıyla var bende. Setteyken gözüm hiçbirşey görmez ama bu sadece bu işle alakalı değil. İşportacılık yaparken de aynı şekilde çalışırdım. Yoksa bütün hikayeler iyidir ama ben onu iyi verebilmek anlatabilmek için gereken herşeyi yaparım. Filmi yarısında bırakmaktan tutun da oyuncu değişikliğine kadar herşeyi yapabilirim.

Bu güne kadar en rahat çalıştığınız oyuncu kim?

Dünyamın en uzak olduğu insan en rahat çalıştığım insan oldu ilginç bir şekilde. O da Başak Köklükaya. Başak’ın benim gibi dertleri olmamasına rağmen çok iyi niyetli bir anlama çabası var. Bu nedenle iki filmde de birlikte çalıştık zaten. Bir çok oyuncuyla uzun uzun konuştuktan sonra teoride çok iyi anlaşıp pratikte hiçbirşey çıkaramadığım da oldu. Ama Başak doğal yeteneğiyle mi yapıyor, yoksa sezgileriyle mi, yoksa anlama çabasıyla mı yapıyor bilmiyorum ama çok iyi iş çıkarıyor. İki filmde de birbirinden çok uzak iki kadını oynadı, Birinde bir kapıcı kadını, diğerinde de burjuva hayatı yaşayan bir kadını oynadı ve çok başarılıydı. Onunla çekimden önce uzun uzun herşeyi konuşmayız, zaten sette her şey mübahtır her şey yaşanabilir. Başak bana bu güveni verir. Ben de ona verdiğimi düşünüyorum. Diğeri de Zeynep Tokuş’tur. Tüm arkadaşlarımın nasıl olacak demesine rağmen bir sezgi uğruna onunla çalışmayı seçtim. Biçim olarak çok uzakta olsak da ruh olarak aynı yerdeydik. İnsan olarak da onu tanımaktan çok keyif aldım. Son derece delikanlı, iyi yürekli kim olduğunu ne olduğunu birçok entellektüelden bile daha iyi ifade edebilen biri. Ayrıca çok da iyi bir oyuncu.

Filmlerinizde genel olarak hayatın kıyısındanda kalmış insanların öyküsünü anlatıyorsunuz. Nasıl girdi bu insanlar yaşamınıza ya da düş dünyanıza?

Bunu gerçekten bilmiyorum. Dedim ya onların büyük bölümü benim korkularımın ürünü. Benim sevgi duyduğum, nefret ettiğim ya da bazen kendime benzettiğim insanlar. Ama bu sürecin nasıl olduğunu gerçekten bilmiyorum. Bazen ben de soruyorum bunu kendime, mesela Başak’ın oynadığı ‘kapıcı karısı’nın ya da ‘Yazgı’daki erkek karakterin ya da ‘Masumiyet’teki Bekir’le benim nasıl bir alakam var ama bilemiyorum. Belki bilinçaltıyla alakalı ama zaten bunu biliyor olsam anlatmaya gerek duymam. Mühim olan anlatılamayanı, yanıt verilemeyeni anlatmaya, yanıtlamaya çalışmak. Ayrıca benim dramaturji bilgim yok ya da bir karakter yaratmak nasıl olur bilmiyorum açıkcası teorik bilgilerim de yok, dolayısıyla yanlızca hislerimi ifade etmeye çalışırken ortaya çıkan kişiler bunlar.

Modern topluma duyduğunuz öfkeyi nasıl tanımlıyorsunuz ve bu filmlerinize hangi yönleriyle yansıyor?

Modernizmin bir tür yabancılaşmaya neden olduğunu düşünüyorum. Örneğin insanlar özgürlükten sözediyorlar ama bunun ifade edilişi bile bir üst otorite tarafından belirlenmiş biçimde gerçekleşiyor. Günümüzde en büyük muhalefetler bile sistemin eğitiminden ve kültüründen besleniyor. Bugünün özgürlük arayışı çok daha umutsuz. Belki benim karamsarlığımın kaynağını da bu oluşturuyor.baskı, görülmediği zaman algılanabilen bir şey değildir.Kapitalizmin büyüklüğü ve büyüsü de burda. Kendi içerisinde bir muhalefet tezgahı açarak kendisine zararlı olacak birsürü gücün, insanın, düşüncenin bu tezgahın içinde öğütülüp ehlileştirilmesini başardı. Tüm bunlara karşı çıkabilecek, çomak sokabilecek insanları da çok iyi sezip soyutlayabiliyorlar. ‘Yazgı’ filminin çıkış noktası biraz da budur. Final sahnesinde bunu daha açık bir dille anlatmaya çalıştım.

Mesela ‘C-Blok’ filmi de kısmen modernist mimarinin iyi niyetli sosyolojik tavrının nasıl bir trajediye dönüştüğüyle ilgilidir. Adorno’nun modern mimari üzerine söylediği meselelerden kurulmuş bir hikayedir.

Ropürtaj

sitra pontin
ALEN (Tempo'dan)

15/11/2005 10:20


Yıldıray
Zuhal Olcay'la "SiyahBeyaz" Söyleşi

25/10/2002 00:01


PRT/Eugene
Isırırdım !

16/10/2002 14:13


Pençe Ropürtaj Team
Christopher Nolan'la Ropürtaj (Esquire'dan)

26/11/2001 13:48


Pençe Ropürtaj Team
Zeki Demirkubuz Ropürtajı (NTVMSNBC'den)

26/11/2001 13:45


Pençe Ropürtaj Team
İçe Dönük Bir Suluboya - (Bjork)

19/11/2001 09:37


Pençe Ropürtaj Team
Murat Kosova ile Dipdibe

20/9/2001 20:08


Pençe Ropürtaj Team
Radical Noise Kerem

31/8/2001 23:48


Pençe Ropürtaj Team
Oğlum sarı, anlat…

29/8/2001 22:24


Pençe Ropürtaj Team
Bi tane daha yersen, onbeş olucak abi...

29/8/2001 22:17